The Man from Earth

 Dünyalı
(2007) on IMDb

Bir süre sonra yaşlanmadığını ve zarar gördüğü, yorulduğu, hastalandığı halde bir türlü ölmediğini farkeden adamın deneyimlerini izliyoruz. 13.000 yaşında, nerede ise tüm dönemlere ait bir varlığın itiraflarını dinliyoruz… Bilim-kurgu sinemasının en kendine has, naif, tek mekan filmi “The Man form Earth”; eldeki imkanların hikaye ile en iyi şekilde değerlendirilmesinin harika bir örneği olarak sunulabilir.

Peki, bu filmde benim için ne var?

The Man from Earth (2007)

2007 yılında vizyona girmiş filmin yönetmeni Richard Schenkman, senaristi ise Jerome Bixby fakat ikisi için de The Man from Earth ötesinde yapımlardan bahsedemeyiz. Sadece Jerome Bixby, Star-Trek dizisinde birkaç bölüm yazmış olması gerekiyor. Ne kadar Star Trek efsanesinde yer almak çok değerli olsa da Jerome Bixby için The Man from Earth bir dönüm noktasıydı.

Çünkü, izleyenlerin ve beğenenlerin ortak paydada buluştuğu tek şey var; dialoglar! 10 senedir bir fiil devam ettiği görevini sebepsiz yere bırakacak öğretim üyesi John’un, profesör arkadaşları tarafından “Gitme, neden gidiyorsun, neyin var?” ve benzeri sorular ile veda etmek üzere geldikleri evinde bambaşka bir konu ortaya çıkıyor. İki üç kadeh içkiye eşlik edecek hüzünlü sözlerin yerini John’un gerçekliği imkansızın bile ötesinde, hiçlik düzeyinde olamayacak kadar kurmaca teorisi aldı. Paleolitik (Kaba Taş Devri) dönemden bu yana yaşadığını, yani 13.000 yaşında olduğunu; en önemlisi farklı dallarda uzmanlaşmış bilim insanları karşısında iddaa eden bir adam. Gitmek üzere ve gitmesinin sebebi “farkedilmek”.

Hiç yaşlanmamasının anlaşılmasına az kaldığını hissettiği anda, kendi tabiri ile her 10 yılda bir yer değiştiriyor. Farklı hayatlara dahil olup tekrardan uzaklaşıyor. Binlerce yılı anlattığı süre zarfında farklı alanlardaki bilim insanlarının sorularına doğru mantık ile bilimsel cevaplar verirken hiç şaşırmıyor, sendelemiyor… keşifleri yaşayarak gözlemlemiş, insanoğlu ile birlikte gelişmiş bir insan?

The Man from Earth (2007)

Tartışmaya açık, inanması güç durum; “bir oda dolusu” bilim insanı tarafından sorgulanıyor hatta yeri geldiğinde yargılanıyor fakat bir oyunmuşçasına devam ediliyor. Neden? Yıllarını verdiğin eğitim hayatına sebep olacakların kaynağına tanıklık etmiş birisi ile geçirdiğin hoş sohbet hem korkunç hem de inanılmaz! Odadaki herkes ayrı ayrı duygularda aynı şeyi düşünüyor. Kendi uzmanlıklarından veya cehaletlerinden baktıkları pencereden, mucizeyi izliyorlar.

John, bir sürü soruya ispatlı ve keskin cevaplar vererek tartışmaya mahal vermeden diğer soruya geçiyor. Bilimsel açıdan sıradan bir insan mükemmel genetik ve koşullar altında 190 yaşına kadar yaşayabiliyorken 13.000 yıl süren, görünüşe göre sürmeye devam edecek ömrün gizemi yapımın tüm heyecanını kaplıyor gibi düşünürken esas kırılma noktasına geliniyor.

Dinler ve dönemler

Bilimi kendine amaç ve bir eğitimci olarak topluma yön vermek adına araç olarak kullanan “bir oda dolusu” insanın inanç haritası her okulda belirsizliğini korumuştur. Filmin akışı içerisinde de bunu görüyoruz. Bilir kişi olarak yaklaşımlarda bulunan insanlar, milat hakkında konuşmalara gelince İsa’yı sorguluyorlar. Sohbet içerisinde onlarca kişinin; Van Gogh’un, Colomb’un sohbeti geçiyor fakat İsa’nın ve İsa’ya gelinene kadar ki süreçte John’un din hakkındaki “Ben de eskiden inanıyordum.” benzeri görüşü çarpışan “Ben İsa’yım!” konuşması… işte filmin pik noktası.

“Ellerimde çivi yoktu ve suyun üzerinde de yürümedim.” repliğini asla unutamayacağım. Belki şu an bile repliği doğru hatırlamıyorum fakat benim için önemli olan kısmı aklımdan çıkmayacak. Unutulmaması gereken kısım, devamında John’un da bahsettiği gibi insani dönemler içerisinde dayatmaların, dinlerin değişken olduğu. Kurmaca gerçeklikler ile insanların sıkıştırılması, kısıtlanması, imkansızlıkların mübalağalar eşliğinde zorla yedirilmesi hakkında çok güzel açıklamalarda bulunuluyor. İnsanoğlunun korku ile geliştiğini ince ince aktarıyor bize… Hiç sıkmadan izletiyor.

En son ana kadar keyifle götürüyor ve her şeyin bir yalan olduğunu açıklıyor. Yalanını da sağlam yapı taşlarına oturttuğunu ispatlıyor. 87 dakikanın yüzde 85’inde konuşulan nüansları tekrar önüne sunuyor, herkesin bir yalanı dinlediğini kabul ettiriyor. Derin bir nefes alıp “Vay be!” dedikten sonra saniyeler geçiyor. Yapımdaki en etkisiz karakterin sorusunu duyuyoruz, izliyoruz.

“Sen kimsin? Gerçek adın John mu?”

“Kim olduğumu ben de bilmiyorum ama hep John oldum. John Oldman, John Boston, John Newman, John… Hep John oldum.” denildiğinde esas vurucu sahneyi izleyerek filmi gerçekler ile noktalıyoruz. Acı gerçekler, bilim-kurguya yakışır bir son!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir