LOST IN TRANSLATION

yalnızlık, yabancılaşma, dil, Tokyo

 

Nerede izlenir: Netflix, DVD

Ne zaman izlenmez: Kadınlar için özellikle regl dönemi öncesi ve sırasında. Kadın, erkek, trans tüm bireyler için melankolik/depresif hissettiğiniz zamanlarda.

 

Yalnızlık üzerine bir film. Bu “hissi” bize gayet başarılı aktardığı için de halihazırda yalnız/depresif/melankolik hissediyor olduğunuz zamanlarda izlemeyin diye önerdim. Tabii bu benim size naçizane önerimdir, sizin güzel gönlünüz ne zaman istiyorsa o zaman izleyin. Ama izleyin…

Ana karakter olarak karşımıza çıkan ve Bill Murray tarafından hayat verilen Bob, bir reklam filmi çekimi için Tokyo’ya gelmiştir. Bob orta yaşlı, karısıyla iletişimi kopmaya yüz tutmuş, çocuklarıyla da pek iyi anlaşamayan biridir (çocuk sahibi olmanın hiç de insanları mutlu ettiğini düşünmüyor). Kalabalık, rengarenk ışıklarla süslü Tokyo, Bob’u binevi kapana sıkıştırır. Çünkü kimseyle iletişim kuramaz ve çareyi bir an önce Amerika’ya dönmekte bulur. İşte tam bu düşüncelere kapıldığı anda karşımıza Charlotte (Scarlett Johansson) çıkar.

Charlotte yeni evli, yeni mezun, fotoğrafçı eşinin işi vesilesi ile Tokyo’ya gelmiş ve Bob’un hissettiği yalnızlığın benzerini hisseden biridir.

Bahsedilen yalnızlık, iletişimsizlik ve yabancılaşmayla bütünleşmiş bir şey filmde. Yani yalnızca “tek başınalık” değil, yalnızca “konuşamama” değil. Yönetmen, bu kavramı daha iyi anlamamız ve hissedebilmemiz için birbirlerinin zıttı iki karakteri yaşadıkları yerin çok çok uzağında karşılaştırır. Orada, Tokyo’da, her iki karakter de hem maddi hem manevi olarak yalnızdırlar. Bir başınadırlar. İkisi de evliliklerinde sorun yaşarlar ve içlerinde bir yerlerde yalnızlığı hissederler, aynı zamanda etraflarına baktıklarında da: tamamıyla farklı bir kültür, anlaşılamayan tabelalar, anlaşamayan insanlar, farklı bir dil. (Belki de en önemlisi…)

Konusuyla ilgili tüm bu söylediklerimin yanı sıra; sinematografik açıdan kullanılan tonlar bir filme izleklik açısından çok şey katıyor fikrimce. Bu filmde de yer yer pembe benzeri soft tonlar kullanılmış. Sonuçta film dediğimiz en basit anlamda bir şeyi “göstermek”le ilgilidir. Bu sebeptendir ki kullanılan renk tonları, kameranın açıları vesaire önem bakımından filmin konusu/anlatmak istedikleriyle kafa kafayadır bence (hatta bazen öndedir).

Epeyce yan karakter bulunmasına rağmen bu yan karakterlerin çok da bir şey ifade etmediği film, odağını Charlotte ve Bob’a çevirmiş. Onların yabancı oldukları bir coğrafyada hem fiziki hem de manen hissettikleri yalnızlığını gözler önüne seren hikayemiz için bir saat kırk bir dakikanızı ayırmanızı tavsiye ediyor, yalnızlık üzerine ne düşünüp istiyorsanız (olmak ya da olmamak) gerçekleşmesini diliyorum!

 

NOT: Filmimizdeki dil farklılığından doğan “anlaşamama”, “yabancılaşma” konusu, Wittgenstein okuyun diyor gibi. “Dil düşünceyi örter” diyen Wittgenstein ve onun resim kuramıyla ilgili bi tık fazla bilgi için Düşünbil Dergisi 69. sayıya göz atmanız da önerimdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir