HANDMAID’S TALE

kadın, doğum, tecavüz, direniş, hizmetçi

 

Nerede izlenir: Blu Tv

Ne zaman izlenir: Dizinin içerdiği “kadının rolü” sorunsalıyla ilgilendiğiniz herhangi bir zaman diliminde.

 

“Kadın öyle bir durumdadır ki, -bütün insanlar gibi özgür ve özerk bir varlık olduğu halde- yine de kendini, erkeklerin onu “öteki” statüsünü benimsemeye zorladıkları bir dünyada yaşar bulur.”

                                                                                                                                                                    Simone de Beauvoir, 1949

 

“Kadınlar kendilerinizi kocalarınıza teslim edin, Tanrı’ya ettiğiniz gibi.” cümlesini kendilerine motto olarak belirlemiş birtakım erkeğin ve aynı eril zihne sahip birtakım kadının düzen sağlamaya çalıştığı bir distopya hayal edin. İşte bu distopya Margaret Atwood’un “Damızlık Kızın Öyküsü” olarak Türkçeye çevrilen kitabından uyarlama aslında. Kitabı henüz okuma fırsatı bulamadan bol ödüllü bu diziye başladığım için şu an “uyarlama”nın güzelliği ya da değilliği konusunda yorum yapamayacağım, maalesef. Fakat diziyle ilgili birkaç eleştiride bulunacak ve bu eleştirileri diziye çoklukla teknik açıdan bakmaktan ziyade, hikayenin eğildiği asıl nokta olarak gördüğüm “ataerkillik”, “toplumsal cinsiyet” ve “kadının rolü” üzerinden yapmaya çalışacağım.

İlk olarak, nedir damızlık kızımızın öyküsü?

Gilead’da geçen öykümüz; teokratik ve gayet ataerkil bir düzenin hakim olduğu, bu düzenin de belli başlı sosyal sınıflara verilen görevlerle idame edildiği bir distopya aslında. Diğer ünlü distopyalardan (1984, Cesur Yeni Dünya, Fahrenheit 451 gibi) farklı olarak ana karakterine bir kadını oturtmuş ve o distopik düzeni, kadınları yalnızca “annelik” üzerinden metalaştırarak sağlamış.

Hikayemizde “damızlık” denilen sosyal sınıf yalnızca “komutan”lara çocuk doğurmakla görevlendiriliyor ve bunu bir seremoni olarak yapmaları bekleniyor. Yalnızca, halihazırda sürdürülen düzenden önce ahlaki olarak yanlış eylemler gerçekleştirdiği düşünülen kişilerin bulunduğu bu sosyal sınıfın çocuk doğurmak dışında hiçbir görev ve hakkı yok. “Eş” olarak adlandırılan (komutanların eşleri), sosyal sınıflar içinde en azından belli başlı hakları bulunan (ki bu haklar da eril bakış açısıyla kendilerine “verilmiş” haklar) bu diğer grubumuza damızlıkların dahil olma imkanı kesinlikle yok. Bu sınıfların diğerleri ise damızlıkları eğitmekle görevli “teyze”ler, komutanların evini çekip çevirmekle görevli “martha”lar, silah taşıma yetkisine sahip ve komutanlara hizmet etmekle yükümlü “muhafız”lar, savaşta yer almak zorunda olan ve sınırları güvende tutmaya çalışan “melek”ler ve radyoaktivite ile kirliliğin içinde köle olarak çalıştırılan “koloni”ler…

Bir erkeğin yeri çalışmak, mücadele etmek yahut yönetmek iken kadının yeri evi midir? Erkekler yapan-eden-karar veren konumunda iken kadınlar “bakıcı” konumunda mıdırlar? Kadın yalnızca “anneliği” üzerinden mi kimlik sahibi olur? Tüm bu sorulardaki “özellik” paylaşımları erkek ve kadın dediğimiz “cinsiyet”lerin doğası gereği mi böyledir yoksa gelişmeci argümanın (1) savunduğu üzre kültürel ve toplumsal olarak mı belirlenir?

Tüm bu sorular, dizinin sunduğu eleştiriler olarak değerlendirilebilir aslında. Damızlık olarak isimlendirilen toplumsal sınıf, kadınları yalnızca anneliği üzerinden kimlik sahibi ederken; marthalar evin bakımı ve yemek-bulaşık gibi işlerin yürütülmesini sağlayarak bakıcı konumunda bulunurlar. Bunun karşıtı olaraksa komutanlar ve gardiyanlar düzenin devam etmesi için karar verici, yönetici, yönlendirici olarak konumlandırılmışlardır. Bu teokratik düzenin kurucusu sayılan ve fikir üretme işinin erkekte, çocuk üretme işinin kadında olduğunu savunan Komutan Fred Waterford (Joseph Fiennes) karakterinde bunu gözlemlemek oldukça mümkün. Bir konuşmasında da şu cümleleri kuruyor kendisi: “Daha iyi bir dünya yaratmaya çalıştık. Ama ‘daha iyi’ hiçbir zaman herkes için daha iyi değildir.”

Tüm bu düzene karşı; ana karakterimiz June Osborne (Elisabeth Moss), onun yakın arkadaşı Moira (Samira Wiley) ve Emily (Alexis Bledel) hikaye içinde direnişin simgeleriydiler, fikrimce. “Kaç kişi olduğumuzun bir önemi yok, önemli olan dalgalar yaratmak” (2) cümlesinin vücut bulmuş hali olacak bir direniş sergiliyor June, özellikle bölüm sonlarında muhteşem oyunculuğuyla bize sunduğu ve “pes etmedim, devam ediyorum” dediği bakışları vasıtasıyla… Birinci sezon sekizinci bölüm sonundaki cümleleri tam olarak pes etmediğini kanıtlar nitelikte: “…kutuya hapsolmuş bir kız. Sadece başkası kapağı açınca dans edebiliyor. Başkası istediği zaman. Anlattığım bu hikayeyi başkasına anlatmam gerekirdi. Her zaman bir başkası vardır. Hiç kimse yokken bile. O kutudaki kız olmayacağım.”

Dizide yürütülmeye çalışılan ataerkil ve teokratik düzeni, erkeklerden oluşan sınıfların yanında teyzelerin de destekliyor ve düzen için bizzat çok önemli görevlerde yer alıyor oluşları da tartışılması gereken bir konu bence. İşte bu tam olarak eril bakış açısıyla düşünmenin kişinin üzerine bir “kimlik” olarak yapışmasıyla alakalı. Bu sosyal sınıftaki kadınlar Tanrı’nın sözlerinin kadını aşağılamak ve erkeği yüceltmek üzerine kurulu olduğuna inanıyor ve dahası bunu tasvip ediyorlar dizide. Damızlıkları kızları gibi gördükleri kesin, Lydia Teyze (Ann Dowd) bütün o katı duruşuna rağmen kızlarına yapılan küçük bir haksızlığa dahi tahammül edemeyip tüm yetkilerini kullanıyor. Fakat sorun zaten onları kızları gibi görüp sevmesinde değil, “kendi kızım” öznesine bakış açısındaki erillik ve ahlakilik takıntısında. Asıl üzücü olan da  kadının kendine toplum tarafından yapıştırılmış bu “aşağıda olma” algısından kurtulamayarak hemcinsine karşı aldığı tavır…

Hikayemizde kadının konumlandırıldığı yerin dışında “homoseksüeller” üzerinden de eleştiriler var. Homoseksüellere ahlaki olarak doğru olmayan insanlar gözüyle bakılıyor ve hatta bir bölümde -spoiler vermemek adına ayrıntılı yazmıyorum- homoseksüel bir birey inanılmaz şekilde cezalandırılıyor. Dizinin de kadınların aşağılanması ile homoseksüellerin aşağılanmasını birlikte ele almasını göz önünde bulunduracak olursak söylenmesi gereken cümle sanırım şudur: “cinsiyet kategorisi, toplumu heteroseksüel olarak kuran siyasal kategoridir.” (3)

Çünkü zaten cinsiyet nedir ki? Doğal mıdır, anatomik midir, kromozomlarla mı alakalıdır, yoksa hormonal midir? Cinsiyete dair doğal görünen olgular, çeşitli bilimsel söylemler tarafından başka birtakım siyasi ve toplumsal çıkarlar uğruna söylemsel olarak mı üretilmiştir? Eğer cinsiyetin değişmezliğine itiraz edilirse belki de “cinsiyet”in aslında zaten başından beri toplumsal cinsiyet olduğu, yani cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın aslında ayrım falan olmadığı ortaya çıkar. (4)

Öykümüzün -bence temel olarak aldığı- tüm bu “cinsiyet”, “kadın olma” konularına değinmenin yanında sinematografisinden ve seçilen müziklerin olağanüstülüğünden bahsetmeden geçmek, hakikaten diziye yapılmış bir hakaret olacağından kısa da olsa değinmek istiyorum. Herhangi bir görselde en sevdiğim renk tonları soğuk tonlardır ve Handmaid’s Tale bu soğuk tonları kullanmada mükemmeli yakalamış bence. Hem kostümlerde hem dizinin genel havasında soğuk tonlar hakim ve kamera açılarının da büyük oranda tepeden oluşu yönetmenin bizi “Tanrı” konumuna koyduğunu hissettiriyor binevi. Müzikler ise kesinlikle her anlamda sahnelere çok uygun -ve benim kişisel olarak da çok seveceğim- şekilde seçilmiş. İzlerken “bu hangi müzikmiş ki” deyip şarkıları bula bula ilerledim resmen.

Eleştirdikleri itibariyle çok fazla ilgimi çeken ve üzerine yazmayı isteten bu güzel hikayeye kulak vermenizi çok isterim. Çünkü bence “radikal” değişimlerden ziyade, kişilerin hayatına dokunarak ilerleyen küçük değişimler daha etkili. Bu dizinin ve eleştirdiklerinin hayatınıza dokunması dileğiyle. Güzel seyirler, efenim!

 

NOT: Dizinin şu an 2 sezonu var, 3. sezon için onay almış bulunmakta.

NOT 2: Yanlarında sayı olan cümleler bu kısımda açıklanmak üzere numaralandırılmıştır.

—————————————————————————————————————————————–

(1) Gelişmeci argüman: cinsiyet rollerinin biyolojik olarak değil, kültürel olarak belirlendiği ve sosyal olarak inşa edildiği inancına dayanır. İnsan davranışını büyük ölçüde çocuğun içinde yetiştiği toplumsal ve kültürel çevrenin bir yansıması olarak görür. (daha fazla bilgi için bkz: Martin Slattery-Sosyoloji’de Temel Fikirler)

(2) Jane Spencer, 2007

(3) Monique Wittig tarafından söylenmiştir.

(4) Judith Butler-Cinsiyet Belası kitabı, syf 51-52.

1 Comment

  1. Okuduğum en iyi yazılardan biri. Bu yazının heyecanı ile diziye başlama kararı aldım

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir